22 Ocak 2013 Salı

Murat Bardakçı Farkıyla Osmanlı Cellatları

 

Murat Bardakçının programı "Tarihin Arka Odası" nı bilmeyeniniz yoktur sanırım. Cumartesi gecelerini uykusuz geçirmeme sebep olup, ertesi gün dershanede bütün gün esneme krizlerine girmeme neden olan program, bence Pelin Batu'nun gitmesiyle daha kaliteli bir hal aldı. Bu haftaki konuları ise, malumunuz Muhteşem Yüzyıl dizisinde Pargalı İbrahim Paşa'nın katledilmesi üzerine, Pargalı İbrahim Paşanın ölümü ve Osmanılı'da idam şekilleriydi. Ben 1:30'a kadar izleyebildim, sonra uykuya yenik düştüm ancak program bittiğinde saat 3'ü geçiyormuş.

Program anında bazı seyirciler, diziye göre gündem belirledikleri gerekçesiyle programı kınadıklarını belirten mesajlar attılar. Konuya bu kadar sığ bakmaya gerek yok. Normalde tarih merakı olmayan bir çok kişinin ilgisini, tarihe yönelten bir dizide gelişen önemli bir olay hakkındaki doğru ve yanlışları konuşmak, hem çok doğal hem de olması gereken bir durum bence. Zira bu şekilde daha çok kişiye bilgi ulaştırmış oldular, ki televizyonun da bir sosyal amacı olmalı. Tabiki bu durumda reytinleri artmıştır, olsun o kadarcık!

Murat Bardakçı pazar günü bu konuyla ilgili Habertürk gazetesine çok güzel bir köşe yazısı yazmış. Yazıda çok ilginç bilgiler olduğu için bir kısmını paylaşıyorum.

Yazının orjinal metnini aşağıda veriyorum, isteyenler tamamını okuyabilir.
http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/812985-cellad-dedigin-ninja-gibi-degil-normal-giyinirdi-susleri-de-iskence-aletleriydi

""Avrupa'da geçmişin önde gelen cellâdları hakkında dünya kadar çalışma bulunmasına rağmen, bizde tarihimizdeki cellâdlar üzerine doyurucu hiçbir araştırma yapılmadı; konu eski senelerde dergilerde yayınlanmış olan tek-tük yazılarla sınırlı kaldı.

İşte, bundan 70 sene kadar önce yine bir dergide yayınlanmış olan bir yazıdan yaptığım aşağıdaki alıntı da, cellâdları konu alan tek-tük araştırmalardan biri:
"...Osmanlı Devleti'nin resmi cellâd teşkilâtı, bir cellâdbaşının idaresinde, sayıları devre göre değişen cellâdlardan meydana gelirdi. Bunların hepsi Kıptî idi ve Bostancıbaşı Ağa'nın emrinde çalışırlardı. İdam emri Bostancıbaşı'ya verilir, o da yerine göre bazen bizzat nezaret ederek hükmü yerine getirirdi. Eğer canı alınacak kişi önemli bir şahıssa Bostancıbaşı idamda mutlaka bulunur, hükmü 'cellâd yamağı' denilen ve maharetine en fazla güvendiği iki cellâda uygulatırdı...
Siyasî mahkûmlar, yağlı kemendle boğulurlardı. Bazısının başı, idamdan sonra 'şifre' denen çok keskin ve özel bir usturayla gövdesinden ayrılır, ya bir 'ibret taşı'nın üstüne konur, yahut da sarayın şehre açılan büyük kapısının önüne atılırdı. Sabıkalı hırsızlar, özellikle de gece hırsızları, şehrin kalabalık yerlerinde ama genellikle suçu işledikleri semtte ve özellikle de girdikleri evin, dükkânın veya hanın kapısında asılırlardı.
Katiller, işkenceyle öldürülürdü. Askerlerin başları kesilir, cesedleri de ayaklarına taş bağlanarak denize atılırdı. Mahkûmlara, sakladıkları mallarının yerini söyletmek için idamlarından önce işkence yapıldığı da olurdu.
 
İdam edilecek olanlar haklarında ferman çıkıncaya kadar Bostancıbaşı tarafından tevkif edilirler, buna 'Bostancıbaşı hapsine verilmek' denirdi. Bu hapisten sağ kurtulanlar çok azdı ve Sadrazam Rauf Paşa, bunlardan biriydi. Paşa'yı idam etmeye karar verip hapse gönderen İkinci Mahmud, sonra 'O genç ve güzel başa kallâvi kavuk pek güzel yakışıyor, kıyamam' diyerek kararından vazgeçmiş ve hayatını bağışlamıştı.

İşkenceyle idamın ise üç korkunç şekli vardı: Çengel, çarmıh, kazık. Çengele, genellikle eşkiya ve korsanlar çarptırılırdı. Kaptanpaşalar donanmalarıyla Akdeniz'den dönerlerken yanlarında bir miktar 'idamlık' korsan da getirirler, bunların bir kısmını limana girmeden önce gemilerinin direklerine astırarak şehirde korku havası yaratırlar, geri kalanları da Eminönü'nde kurulu çengele gönderirlerdi.

BİLEK KALINLIĞINDAKİ AĞAÇ

Çarmıh, eşkiyaya ve casuslara uygulanırdı. Bir çarmıha yüzükoyun sımsıkı bağlanan suçlunun omuz başları ve kaba etleri bıçakla oyulur, buralara iri yağ mumları dikilerek yakılır ve çarmıh bir devenin üzerinde şehrin bir ucundan öteki ucuna kadar gezdirilirdi. Mahkûm can vermezse, o gün öğleden sonra asılırdı.
Kazık cezası ise, yol kesenlere ve korsanlara verilirdi. Elleri ve ayakları bağlanan mahkûm bilek kalınlığında ve gayet sert ağaçtan yapılmış olan yağlı kazığa çakılır ama 'itina ile' oturtulur, omuzlarına çarmıhta olduğu gibi bir çift yağ mumu dikilir ve şehirde dolaştırılırdı.
Osmanlı Tarihi'nde nam salmış cellâdların başında, 17. asırda yaşamış olan Kara Ali'yle yamağı Hammal Ali ve Kara Ali'den sonra cellâdbaşı olan Süleyman gelirdi..."

Bu dibekte sarımsak yahut ceviz değil, suçlunun kellesi ezilirdi


ESKİ devirlerde idamın envâî çeşidi vardı, idamlık her suçun infaz şekli farklı olurdu ve büyük suç işlemiş olan din adamlarının idam biçimi de farklı idi: Kafaları dibekte ezilirdi.
Osmanlı İmparatorluğu'nda din adamlarının idam edilmemelerine mümkün olabildiğince itina gösterilmiş, hattâ büyük suç işlediklerinde bile mallarına el konarak uzak diyarlara sürgün edilmeleri ile yetinilmiş ama sarayı ve idareyi çileden çıkartacak derecede işler yapmış olanlarının idamlarından başka çare kalmadığı zamanlarda, devreye "dibek" girmişti.
Büyük bir havanı andıran dibek mermerden yapılmıştı ve Topkapı Sarayı'nın avlusunda bulunurdu. Mahkûm kafası aşağıya gelecek şekilde dibeğin içerisine sarkıtılır, cellâdlar ellerindeki irice mermer tokmaklarla dibeğin içerisindeki kafayı yavaş yavaş ezmeye ve kelleyi macun haline getirmeye başlarlardı...
Din adamlarının büyük acı veren böyle bir şekilde idam edilmelerinin sebebi, kanunu ve "günah" kavramını bildikleri halde gene de suç işlemekten çekinmemeleri ve dolayısı ile canlarını da büyük azap içerisinde alma ve otoritenin halka korku salma düşüncesi idi.""

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder